Taraftarın Sesi
Ben TED Ankara Kolejliler Spor kulübü Basketbol takımını, Ankara Koleji (o zamanki adıyla Maarif Koleji) orta kısmına kaydolduğum 1965 yılından beri yakından izlemekte ve desteklemekteyim. O zamanlar 12 yaşında idim. İlk gittiğim maçı malesef hatırlamıyorum ama bu yıllarda maçlar Selim Sırrı Tarcan Spor Salonunda oynanırdı ve sanırım lig 2 grupta oynandığı için genelde Ankara takımları ile oynardık. Muhafızgücü, Suspor, Şekerspor, PTT gibi takımlar vardı. O yıllardan Erdem, rahmetli Tansev, İbrahim Ortaç, Doğan vb. isimleri seyretme şansına eriştim. 1969 yılına geldiğimizde ben Robert Kolej'i kazandım ve yatılı okumak üzere İstanbul'a gittim. İşte belki de Ankara'dan ve Ankara Kolejinden uzaklaşmanın verdiği psikoloji ile bu dönemde Kolej taraftarlığı bende, deyim yerinde ise tam bir aşka dönüştü. 1970'li yılların başı Kolej'in zirve yaptığı ve amiyane tabirle "ligi salladığı" yıllardır. "Barış, Ali, Serdar, Yavuz, Adnan" lı kadro ile Kolej bu yıllarda İstanbul takımlarının korkulu rüyası haline dönüşmüştü. Spor ve Sergi Sarayında maçtan 4 saat önce ancak balkona girebildiğim, bir İTÜ-Kolej maçını hatırlıyorum. Maçı uzun süre önde götürdükten sonra 7-8 sayı farkla kaybetmiş ve çok üzülmüştük. Bir gün sonra ise Beşiktaş-Kolej maçı vardı.O zamanlar yabancı oyuncu Türkiye'ye ancak başka bir mesleği icra etmek için gelen biri varsa ve biraz da zevk için oynarsa olurdu. Beşiktaş'da bizim okulda matematik öğretmenliği yapan Tom Davis oynamakta idi. O güne kadar son derece tutuk bir performans sergileyen Davis Hoca bu maçta coştu ve bu maçı da kaybettik. Yine ilginç bir anı, o akşam Ankaralı arkadaşlarla, taksi ile okula dönerken , "ya İTÜ'ye yenildik tamam da, bu arabacılara nasıl yenildik, hiç anlamadım"deyince, taksi şöförü bizi Rumelihisarı sırtlarında, ki o zamanlar in geçmez, cin geçmez dağbaşı gibi bir yerde indirdi. Meğerse adam da hasta Beşiktaşlı imiş. Yine o yıllardan komik bir anım. Yatakhanedeki dolabıma "KOLEJ" diye yazıp asmıştım. Benim yanımdaki dolabın sahibi arkadaş da sırf bana inat olsun diye dolabına "İTÜ" yazmıştı. Tam 12 Mart öncesi dönem. Bir akşam okulda bomba patladı,polis geldi arama yaptı ve "senin solcuların yuvası İTÜ ile ne işin var, gel bir anlat" diyerek çocuğu karakola götürdü. Daha sonra ben üniversite için Ankara'ya döndüm. Ancak artık sıkıntılı yıllar başlamıştı. Önce puan cetvelinde üst sıralardan alt sıralara düştük. Sonra 1980'lerde 2.lig maceraları başladı. Ama o yıllar anladım ki, bendeki bu hastalık, takım 2.lige düştü diye geçen cinsten bir hastalık değil. Aynı heyecan, aynı tutku 2.ligde de sürüyor. Bu arada sürekli düşüp çıktığımız bir dönem var. Ardından Murat Didin'li, Aytek'li dönem geldi ve Konya'da oynanan playoff sonrası Tofaş ile birlikte tekrar 1.lige, ama güçlü ve iddialı olarak çıkıyoruz. Çok mutlu bir 3-4 yıl yaşıyoruz. "Aytek, Serdar, Haluk, Popov, Viktor,vb" li kadromuzla Kolej tekrar zirveyi zorluyor. Playoffda yarı final oynuyor. Şu anda sizin yönetiminizde yer alan, 30'lu yaşlardaki arkadaşlar bu dönemi çok iyi hatırlarlar. Çünkü onlar için "Kolej'in altın yılları" deyince, bu dönem akla geliyor. (Aslında ne acıdır ki, "Kolej'in gerçek altın yılları" olan 1970'ler ile ilgili bilgiler, basketbol federasyonunun istatistik sitelerinde bile yok.) Doğal olarak bir süre sonra, bu parlak dönem de sona eriyor. Sonra uzun süre 1. ve 2. ligler arasında gelip gittiğimiz, yeni bir dönem başlıyor. Bu dönemde, bizler de, Kolej taraftarı olarak, hem zaman zaman 2.ligde oynamanın üzüntüsünü yaşıyoruz, hem de 2.ligi keşfediyoruz. Belki de heyecan ve çekişmenin, 1.ligden daha fazla yaşandığı mücadelenin daha temiz boyutlarda gerçekleştiği bir ligin varlığını öğreniyoruz. 2.lige alışıyoruz. Takımın peşinden 2.lig deplasmanlarına, playofflarına gitmeye başlıyoruz. Derken 8 Haziran 2006 tarihi geliyor. Bu tarihte, gerçekten de Kolej'in geçmişinde çok önemli yer tutacak bir Oyak Renault serisini 3-2 kazanarak ve de Bursa'daki son maçı 1 farkla kazanarak tekrar 1.lige dönüyoruz. Kolej'in 3. altın dönemi gelmiştir. İlk yıl çok güzel bir takım kurup, çok başarılı oluyoruz. Playoffda ilk turda Telekom'a eleniyoruz. İkinci yıl, birinci yarıyı son sırada kapadıktan sonra müthiş bir ikinci yarı performansı gösterip, playoffu kıl payı kaçırıyoruz. Daha sonra hiçbirimizin hatırlamak istemediği üçüncü yıl geliyor. Yönetimsel hatalar birbirini kovalıyor. Hayali bütçeler üstüne kurulan transfer planları ve bazı yabancı oyunculara verilen sözler sonrası, önce daha sezon başlamadan teknik heyet değişiyor, sonra sezon ortasında bu heyet tekrar göreve getiriliyor. Sonuçda Kolej bir kez daha düşüyor. Dahası, önemli bir borç yükü de var.
İşte 2009 yılında, yeni bir döneme başlamak üzere ve büyük bir hayal kırıklığı ortamı içerisinde genel kurula gelmiştik. Genel kurulda ortaya çıkan 2 liste de aynı vaadde bulunuyordu:
2009-2010 sezonunda, kulübün borç yükünü kapatıp, bir sonraki sezonda başa güreşen bir kadro kurmak. Ben her iki listenin de vaadine inanmadım. Çünkü bana göre her iki listeyi de, bir önceki yılda bütçeyi yönetemeyen, sonuçta Kolej'in çok değerli kaynaklarını doğru biçimde kullanamayan yönetimin ikiye bölünmüş uzantısı olarak görüyordum. Hatta genel kurulda da söz alıp iki tarafa da sitem ettim. "madem bu kadar insanı biraraya getirme yeteneğiniz vardı, keşke elele verip bir kaç maçımızda bu kalabalığı sağlasaydınız, belki de düşmezdik" dedim. Sonuçda da bir tür tepki oyu kullandım. (boş oy kullanmamak için kaybedeceği belli olan karşı listeye vererek ki ben genel kurula bu kadar çok katılımın olmasını bu listenin ortaya çıkarak bir tür rekabet ortamı yaratmasına bağlamıştım.) Eski yönetimin bir tür devamı olarak gördüğüm yönetiminiz işbaşına geldiğinde de tavrımı açıkca ortaya koydum. Bu tavır "ben bu kulübe asla küsmem, amatör kümeye bile düşse arkasındayım, hangi yönetim gelirse gelsin, beğensem de beğenmesem de desteklerim" biçiminde özetlenebilir. Aslında bu mantıklı düşünce sonucu ulaşılmış bir karar değildir. Daha önce de belirttiğim gibi benim Kolej'e olan tavrım bir tür aşka dönüşmüş durumdadır.
Sezon başladıktan bir süre sonra kulüpteki gelişmeleri izlemeye başladım. Alınan sonuçlar genelde başarısız bir grafik çiziyordu, ama borçlarımızın büyük bir hızla ödenmekte olduğunu duyuyordum. Özellikle sezonun ikinci yarısında takım da yeni takviyeler sonrası oturmuş bir hava çizmeye başladı ve sonuçda hepimizin gurur duyduğu bir "Hacettepe playoff serisi" sonrası sezonu kapattı. Sonuçta sezonu Kolej için alışık olmadığımız bir sonuçla bitirmiştik. Ama bundan daha önemli bir gerçek vardı:
Yönetim bu sezon için verdiği sözü tutmuştu. İçine düşülen mali kriz aşılmış ve kulüp kulüp gibi yönetilmeye başlanmıştı. Ayrıca kulübe başkanlık eden kişinin bu başarıda en büyük paya sahip olmasına rağmen son derece mütevazi bir görünüm çizmesi de beni çok mutlu ediyordu. Çünkü artık bizim de gurur duyabileceğimiz ve gerçekten TED Ankara Kolejliler Spor Kulübüne yakışır bir Başkanımız vardı. Açık ve seçik belli idi ki bu yönetimin bir önceki yönetimle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu.
Bütün bunların üzerine bir de bayan voleybolcularımız İzmir'de bize uzun yıllar unutulamayacak bir zafer hediye edince bu sezon bizim için "mutlu" olarak hatırlanacak bir sezon olarak kapanmıştı.
Ama asıl sürpriz Temmuz 2010 içerisinde geliyordu. Yönetimin 2010-2011 sezonu için, gerçekten beklentilerin çok ötesinde, süper bir kadro oluşturmuştu. Başka bir deyişle TED Ankara Kolejliler Spor Kulübü Yönetim Kurulu ve özellikle de Başkanı 2009 genel kurulunda verdiği sözü fazlası ile yerine getirmişti.
Sayın Önder Bülbüloğlu,
işte bütün bunlar için, Kolej'i layık olduğu biçimde yönettiğiniz için, verdiğiniz sözleri tuttuğunuz için, herkesin gurur duyacağı bir Başkan profili oluşturduğunuz için, sadece 45 yıllık bir Kolejli sıfatı ile size teşekkür etmeyi borç biliyorum.
Doç.Dr.Müjdat TOHUMCU






